Muhafazakârlık, Kemalizm ve AKP


Muhafazakârlık, Kemalizm ve AKP
10/06/2012 – gaiLe

Niyazi Kızılyürek
niyazi@ucy.ac.cy

Siyasi bir akım olarak muhafazakârlık büyük dönüşümlerin yaşandığı süreçlerde ortaya çıktı. Modernitenin baş döndürücü yenilikleri, aristokrasinin yenilgisi, dinin gerilemesi muhafazakâr akımın doğuşuna neden oldu. Muhafazakâr akımın düşünce babası Edmund Burke, 1790 tarihinde kaleme aldığı “Fransa’da İhtilal Üzerine Düşünceler” (Reflections on the Revoulution in France) adlı çalışmasında “Doğal-Hukuk” karşıtı bir tavırla İhtilalı eleştirerek, “Büyük Geleneği” korumanının önemine vurgu yapıyordu. Tarih, Gelenek, Ahlak vs. gibi olguların korunması gerektiğini düşünen Burke, Jakobenleri yabancı halkları işgal eden “işgal ordularına” benzetiyordu. Bir farkla ki, Jakobenler kendi haklını “işgal etmişlerdi”.

İlginçtir, Burke, Jakobenlerin Fransa’nın tarih ve geleneğine karşı yaptığı saldırıyı Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’ın tarih ve geleneğine karşı yaptığı tahribata benzetiyordu. Amerika Devrimine sahip çıkan Burke, Amerika’da “devrimin gerçek ve canlı olanı” özgürleştirmek için yapıldığını, oysa Fransız İhtilalinin ihtilalcilerin kendi kafa yapısına göre “yeni-insan yetiştirmek”, “Hıristiyanlık yerine yeni bir din koymak” ve “bireylerin bilincini değiştirmeye” yöneldiğini belirterek, muhafazakârlığın temel ilkelerinin altını çiziyordu. Buna göre, muhafazakârlık her türlü toplum mühendisliğine ve devrimci değişime karşı çıkıyor ve geleneği koruyan tedrici gelişmeye onay veriyordu. Bu anlayışta gelenek ve teamüller, planlı rasyonel düzenlemelerden daha önemlidir. Bu yüzden muhafazakârlık aynı zamanda Anti-Entelektüel’dir. Örneğin Burke, entelektüelleri “tehlikeli yaratıklar” olarak görüyordu.

Muhafazakârlığın temelinde güçlü ataerkil yapı olduğuna şüphe yoktur. Muhafazakârlar “baba” figürünün korunmasını isterler. Çünkü babalar “düzeni” sağlarlar ve muhafazakârlık için “düzen” özgürlükten önce gelir. Özgürlük sadece geleneği sürdürmek için talep edilir ve bununla sınırlı tutulur. Gelenek ise “düzen” içinde korunur. Edmund Burke, “insanların eğilimlerinin denetlenmesi, iradelerinin kontrol altında tutulması ve tutkularının bastırılmasının” önemine ısrarla vurgu yapıyordu.

Kemalizm, Radikal Modernleşmecidir. Sosyal Mühendislik uygulayarak “Geleneğe” karşı bir tür Kültür-Savaşı başlatmıştır. Bu yönleriyle elbette muhafazakâr değildir. Kemalizm, zaman zaman Ziya Gökalp’ın “Medeniyet-Hars” ayırımından yola çıkarak “Hars”a, yani “Özcü/Otantik Türk Kimliğine” vurgu yapsa da, iradeci bir kültür politikası uygulamaktan geri kalmadı. En önemlisi, söyleminden farklı olarak, Performans/Eylem düzeyinde her zaman Batı-Merkezli kültüralist bir hareket oldu.

Bazı yazarlar Kemalizm’in “Kedine Özgü” olana vurgu yapmasından ötürü Kemalizm’de güçlü bir muhafazakâr damar olduğunu ileri sürüyorlar. Ziya Gökalp da 1923 yılında kaleme aldığı makalelerinde Türk İnkılâbını, “Medeniyette Devrimci Hars’ta Muhafazakâr” olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini ileri sürüyordu. Ne var ki, Kemalizm “Kendine Özgü” milli değerler arayışında olsa da, aslında “canlı ve zaten var olan gelenekten” ziyade “Geleneğin İcadına” yöneldiği aşikârdır. Bu açıdan bakılınca da, Kemalizm’e “muhafazakâr” denemeyeceği ortadadır. Fakat Kültür-Küresinde muhafazakâr sayılamayan Kemalizm, Devlet ve Otorite anlayışı açısında muhafazakârdır. Kemalist modernleşme saltanata son verdi ama onun yerine güçlü bir siyasi ataerkil yapı kurdu. Kurucu zaten kendisine “Türklerin Atası” adını verdi. Kurduğu düzende de yurttaşlara “hür yurttaş” değil “devlete karşı vazifelerle borçlu yurttaş” ve olgun olmayan/çocuk muamelesi yapıla geldi. Muktedir elitler kendilerini “koruyucu hami” olarak konumlandırırken, halk da toplum mühendisliğine tabi tutularak bir anlamda bir tür “iç sömürgeye” dönüştürüldü.

Kısacası, Kemalist anlayışta “özgür yurttaş” kavramına pek rastlamayız. Daha çok, monarşinin “tebaasını iradesiz çocuklar gibi pasif davranmaya zorlayan baba-hükümet” anlayışı hâkimdir. Bu da Ahmet İnsel’in belirttiği gibi, Osmanlının patrimonyal devlet geleneğini muhafaza ederek modernleştirmesi anlamına geliyor.

Kemalist modernleşmeye karşı ilk tepkiler 1930’lu yıllarda gelmeye başladı. “Yerli-Manevi-Milli” değerlerin eridiği ve Kemalizm’in “Batı Taklitçiliğine” saparak “manevi boşluk” yarattığına dair görüşler dile getirilmeye başlandı. Baltacıoğlu, Peyami Safa ve Fazıl Kısakürek gibi yazarlar “Türk İnkılâbının” gidişatını eleştiriyor ve “geleneğin korunmasını” talep ediyorlardı. Örneğin Peyami Safa 1938 yılında yayınladığı “Türk İnkılâbına Bakışlar” adlı kitabında, “Türk İnkılâbını Arap ve Frenk maymunluğuna çevirmeden” yol almak gerektiğini vurguluyordu. Bir yazısında da şöyle diyordu: “Mürteci, muhafazakârın soysuzlaşmış tipidir. Geçmişi geleceğe bağlamak isteyen köprüden geçmek istemez. (…) Muhafazakâr bu köprüyü kurar ve üstünden geçer. Bir ayağı geçmişte olmayan bir köprünün geleceğe kurulamayacağını bilir. (…) Geçmişle ilişkisini kesen Devrimbazdan ayrılır.” Fazıl Kısakürek ise Müslümanların Kemalist Türkiye’de “Parya’ya” dönüştüğünü iddia ettiği eden şiirler yazıyordu. (Tayyip Erdoğan’ın bu şiirleri severek okuduğu biliniyor)

Ne var ki, Kemalist Modernleşmeciliğin geniş anlamda tartışmaya açılması için çok partili düzene geçmeyi beklemek gerekecekti. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti ile birlikte Türkiye “Merkez Sağ” kavramı ile tanıştı. Merkez-Sağ “melez” bir anlayışla Modernleşme ile Gelenek arasında konumlandı. Ekonomik kalkınmayı ön plana çıkaran Muhafazakâr-Modernleşmeci bir yol izledi. “Tutan ve Tutmayan Devrimler” ayırımı yapan Menderes “Din Serbestisi” ile “Piyasa Serbestisi” ilkelerine sarıldı. Fakat açıktan ve tam bir muhafazakârlığa yönelmedi. Ne var ki, Kemalist elitler nezdinde bu kadarı bile DP’nin “karşı devrimci” olarak yaftalanmasına yetti. Kemalistler açısından “fazla” olan Merkez Sağ muhafazakârlığı, milletin “kendine özgü” değerlerini İslam’da veya Türkçülükte gören kesimler açısından ise “eksik” bulunuyordu. Bu yüzden Siyasi İslamcılar ile Türkçüler Merkez Sağ muhafazakârlığına karşı eleştirel bir tutum içindeydiler. Nitekim zamanla “Türk-İslam-Sentezine yöneldiler ve Aydınlar Ocağını kurdular.

1980 darbesi Türk-İslam-Sentezini “Devlet Doktrini” ilan ederek ilk defa Kemalist Modernleşmenin karşısına bu kadar güçlü bir muhafazakâr akım (Özcü/Otantik kimlik anlayışını) yerleştirdi. Bu süreçte Atatürkçüler bir yana, İslamcı ve Türkçüler başka başka taraflara savrulsalar da, İslam’a dayalı muhafazakâr anlayış iyice güçlendi. Özal döneminin popüler kültürüne karşı tam bir karşı-hegemonya arayışına giren İslamcı aydınlar artık bahar havası yaşıyordu. Merkez Sağın çöküşüyle birlikte iktidara gelen AKP’nin iktidara gelmesiyle İslamcı aydınların benimsediği muhafazakârlık anlayışı kısmen de olsa iktidara geldi. Orta Sağ her zaman Kemalist Vesayetin çizdiği sınırlar içinde siyaset yaparken, AKP bu çemberi kıran ilk muhafazakâr hareket oldu. Pragmatist açılımlar sergileyen ve Türkiye’nin AB üyeliğini ön plana çıkaran AKP, dış konjonktürün de yardımıyla (11 Eylül ve ABD’nin Ilımlı İslam arayışı) elini iyice güçlendirdi ve 2007 yılından sonra Askeri Vesayeti kırmaya başladı.

Şimdi gözler AKP’nin nasıl bir muhafazakârlık anlayışı sergilediğine çevrildi. AKP’nin kuruluş aşamasında ilan ettiği “Muhafazakâr-Demokrat” anlayış hala geçerli mi, yoksa hegemonyasını kurduğu bu dönemde sentezin “demokrat” kulpu uçup gitti mi?

Bu soruya kesin bir yanıt vermek kolay değil. Fakat AKP’nin “Geleneği” ihya etmek adına takındığı tavırlara baktığımız zaman, şunları görüyoruz: Kemalist Modernleşme Osmanlı/İslam geleneğini “Öteki” olarak kurgularken, AKP Kemalist radikalliğin doruk noktaya ulaştığı Tek-Parti dönemini “Öteki” olarak kurguluyor. Açıkçası, Osmanlı/İslam geleneğini ihya ediyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, “Adalet”ten “İslam’a dayalı Milli Kültür” ve “Milli İradeyi” anlarken, kalkınmadan da Neo-Liberal modernleşmeyi anlıyor. “Dindar Kuşaklar” yetiştirmeye yönelirken tam bir toplum mühendisliği uyguluyor. “Batının teknolojisine ‘Evet’ maneviyatına ‘Hayır’” diyerek Ziya Gökalp’ın yolundan gidiyor. Anti-Entelektüel olduğuna hiç şüphe yoktur. (Tayyip Erdoğan’ın Cem Karaca’nın “Yarım Porsiyon Aydınlık” şarkısını beğenmesi boşuna değil.) Güçlü ve otoriter devlet anlayışına bağlı olduğu da açıktır. Kürtaj üzerine söylenenlere ve güçlü toplumu “annelerin doğurganlığı” üzerinden tasarlayan anlayışına baktığımız zaman, belki muhafazakâr özellikler ön plana çıkıyor ama bunların demokratlıkla bağdaşmadığı ortadadır. Kürt Sorununda da henüz bize “demokrat” dedirtecek adımları atmış değildir.

Buraya kadar saydıklarımız bize muhafazakâr bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Fakat bir şeyi daha gösteriyor; o da AKP’nin Kemalizm’in otoriter devlet anlayışı ile toplum mühendisliği metoduna bağlı kaldığıdır. Kültürün yukarıdan müdahalelerle yeniden yapılandırılması muhafazakârlığın evrimcilik anlayışıyla bağdaşmıyor. Ayrıca, AKP’nin Kıbrıs Türk Toplumuna Dindar-Muhafazakârlık ihraç etmeye çalışması herhalde en çok Edmund Burke’ü rahatsız ederdi. Ve devlet anlayışı… “Büyük lider” etrafında tahayyül edilen ve giderek milliyetçi bir saplantı haline gelen “Büyük Devlet” fikri demokrasinin yerleşmesi karşısında tam bir engeldir.

Bitirirken şunu söyleyebiliriz: günümüzün Post-Kemalist Türkiye’sinde “Elitist-Laik-Otoriter Düzen” sona erdi ama onun yerine “Muhafazakâr-Demokrat” bir düzen kurulmadı. AKP’nin muhafazakârlığı demokratlığının önünde gidiyor. Yakın gelecekte bu mesafenin kapanması değil, daha da açılması ihtimali oldukça güçlü görünüyor. Umarım, yanılırım…

About these ads

Yorum Yap!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s